Buruk Bir Veda

0

F. Neslihan Yüksel

Yıllardır gelmediği baba evine istemsizce ilk gelişiydi. Her ne kadar ayakları geri geri gitse de. Daha sokağa girer girmez, tuhaf bir huzur sarmıştı bedenini. Bir kaya gibi sert bir şekilde dönmek istediği eve, daha yoldayken yakasını bir türlü bırakmayan anı bombardımanıyla, paramparça dönüyordu işte. Biraz öfkeli, biraz buruk, biraz ürkek, biraz heyecanlı ve anlatamadığı bir sürü hisle sicim gibi yağan yağmurda sırılsıklam olmuş gibiydi. Bileti aldığından beri burnuna, babasının içtiği bafra sigarasının kokusu geliyordu. Ve bu kokuyla birlikte, içinde uzun yıllardır uyutmaya çalıştığı huysuz ve huzursuz çocuk, uyanmıştı sanki. “Neden, neden?” diye bitmek bilmeyen soruları var gibiydi. İnsan her ne kadar unutan olsa da; çocukluğu bir şekilde, çıkmaz bir kalemle beynine kazınıyordu sanki. Yıllar, kendi gibi evine de acımasız davranmıştı. Kireç boyalı duvarları yer yer dökülmüş, demir kapı iyiden paslanmıştı. Dışardan terkedilmiş veya kaderine bırakılmış gibi bir intiba bırakıyordu. Ama o kiraz ağacı bu viraneye gelin gelmiş gibi süslenmiş, bahar getirmişti. Adeta dile gelip “Bahar geldi, bahar geldi!” diye konuşacaktı sanki. Zaten bu evde tek güzel hatırladığı şey, bu kiraz ağacıydı. Bir de Melda. Çok bunaldığında ağacın tepesine tırmanır, aşağıyı seyre dalar, görünmezim sanırdı. Bahçe kapısını açıp koşarak içeri girdi ve kiraz ağacına sarıldı. Eski bir dosta sarılır gibi. Hiç konuşmadı. Hiç konuşmadılar. Zaten can dostlar konuşmadan herşeyi anlatırdı. Dosta sarılınca geçerdi acılar. Çünkü o dost, dostun acısını alırdı. Kiraz ağacı da almıştı sanki acısını. Dert ortağı, yareni. Rüzgar esmiş gibi bir bir titreşti, her bir çiçeği. Bir müddet öylece kaldı…İçerden gelen öksürük sesiyle irkildi. Bu sesi nerede olsa tanırdı. Önce kuvvetli bir çatallaşmış “öhö” sesi, sonra boğazına birşey yapışmış da çıkartamıyormuş gibi daha hafif sesler. Bu savaşı bazen o boğaza yapışan şey kazanır, ısrarla ayrılmazdı boğazdan. Bu sigaranın intikamı diye düşünmeden edemedi. İnsan bu kadar tehlikeli bir düşmanı, üstüne para vererek içeri alıyorsa, bu düşmandan her hile beklenirdi. Ama insan bazen öfkeden, bazen sevinçten içerdi. Belki de sigara içmek, bir tepkiydi. İşte onun böyle kendine has tuhaf tezleri vardı. Usulcacık ayrıldı ağaçtan. Gerçeğine yürüdü. Çaldı kapıyı. Bir taraftan içinden “açılmasın” diye dua etti. Bir kaç dakika sonra, o bildik gıcırtıyla, hatta daha da artmış olarak, kapı aralandı. Çok derinden, “Kim o?” diyen bir sesle birlikte içerden bir baş uzandı. Başının ön kısmından artık bembeyaz olmuş saçını açıkta bırakmış, özensizce bağlanmış, saçlarıyla aynı renkte baş örtüsüyle, şaşkın.  Hiç beklemiyormuş gibi “Selda!” dedi. Eski öfkesi, hırçınlığı gitmiş gibiydi. İlk şaşkınlığını atınca, duyulur duyulmaz bir sesle “Hoşgeldin!” dedi. Sesi içine kaçmış gibi “Hoşbulduk Azize abla!” dedi. Demesiyle birlikte ürktü. Ona anne demediği için, babasından yediği dayakları hatırladı. Ama berikinde hiçbir tepki görmedi. Sonra odaya yöneldi. Önce yere dikti bakışlarını, yukarı bakacak cesareti yoktu. Göreceği manzaradan korkuyordu. Yerde yine o baklava desenli eski kilim vardı. Püskülleri kopmuş iyice eskimişti. Çelimsiz kollarıyla onu kapının önünde silkeleyişini ve arkasında üvey annesinin “Hadi kuvvetli çırp, beceriksiz sıska!” diyişi. Sıskalığıyla hep alay etmişti. Her eşya ona kötü şeyler anımsatıyordu. Fakat üvey annesi hiç bilmeyecekti. Bu kilimdeki desenden dolayı kekleri öyle kesmediğini, hatta baklava bile yemediğini. Süzülen yaşlarla birlikte, yumdu gözlerini. Yumunca geçer sandı. Geçmedi. Sonra kaçacak yeri olmadığını anlayıp, yorgun gözlerini kendi gerçeğine açtı. Yüzü cama dönük, gözleri kapalı, üstü o eski yeşil battaniyeyle örtülü, belli belirsiz bir kemik yığınıyla karşılaştı. Sanki üşümüş gibi kıvrılmış, o heybet gitmiş, bir avuç kalmıştı. Bir avuç kemik yığını.  Belli belirsiz bir nefes. İçinde, çok derinlerde bir yangın çıkmış gibi hissetti. O yangını söndürmek istercesine ağlamaya başladı. Gözyaşları o yangına su olur sandı. Olmadı, ne o yangın söndü, ne gözyaşı dindi. O yangının fitilinin çok eskilerden ateşlendiğini anladı. “Baba!” dedi. Çıkartabileceği en yüksek sesle, Ama; kendi bile duymadı. Odadaki kasvet dışardan gelen “Selda ablam mı geldi, anne?” sesiyle dağıldı. Gelen kendini babasının çok hasta olduğunu haber verip arayan üvey kız kardeşi Melda idi. Bir çırpıda odaya girip Selda’ya sarıldı. O giderken daha üç yaşındaydı. Gideceğini anladığında “Gitme abla, anne ablam gitmesin!” diye bağıra bağıra ağlamıştı. Beni bu evde tek seven kişi diye, düşünmüştü Selda. Hem nerden bilecekti ki, annesi yüzünden gittiğini. Annesinin “Bu kız başımıza iş getirecek bey, münasip bir yer bulup evlendirelim.” diyerek babasını her gün doldurduğunu. Eş, dostla konuşup üvey kızına talip aradığını. Babasının en son okuldan bir erkek arkadaşıyla konuştuğunu görüp, eve geldiğinde kızılcık sopasıyla ruhunda açtığı derin yaraların ardından, ertesi gün gelen talibine “Tamam.” demişti. Neyse ki; adam Selda’dan biraz büyük olmasıyla birlikte, iyi biri çıkmıştı. Üvey annesinin uzaktan bir akrabasıydı ve şehir olarak da uzaktı. On sekizini doldurmadığı için, babasının izni gerekmişti. Öyle düğünsüz bir nikahla, daha ne olduğunu anlamadan, soluğu Avustralya’da almıştı. İnsan saniyeler içinde nasıl bu kadar şeyi hatırlayıp tepki verebiliyordu? Daha da tuhafı, bir ömrü anlatırken veya hatırlarken nasıl birkaç dakikaya sığıyordu onca yaşanan? İşte böyle; evine adım attığından beri  kendini içinden nasıl çıkacağını bilemediği bir bilanço hesabının içinde buluyordu Selda. Tamı tamına on beş senedir gurbetteydi. Gurbet bile, babası kadar acıtmamıştı canını. Ama orada da kendini hep yabancı hissetti. Hatta emanet, hatta garip. Hep yarımdı gülüşü… “Abla!” sesiyle sıyrıldı derin düşüncelerinden. Eskiden kalma bildik, içten bir ses. Dayak yiyip bir kenarda sessizce ağladığı zamanlar, paytak paytak yürüyerek yanına gelip, minicik parmaklarıyla gözyaşlarını silen, sevgili kardeşi. Ta oralarda bile, bazen bu sesi duyup arkasına bakardı. Bu sesle nice zamandır bakışlarını babasına dikip sabitlediğini farketti… “Sen gittiğinden beri, hep kapıyı gözlüyor.” dedi Melda. Ayaklarının altındaki kilim aniden çekilmiş gibi hissetti Selda. Sonra “Baba, bak kim geldi?” diye hafifçe omzundan salladı Melda. İçi geçmiş gibi “Ihhhhh” diye bir ses çıkardı babası. Yavaşça kaldırıp sırtını yastıklarla doldurup yarı oturur vaziyete getirip ablasını da babasının yanına iliştirip geri çekildi Melda. Sahneyi Selda’ya bırakarak. Annesiyle birlikte seyre daldılar. Şimdi baba-kız diz dizeydiler. Dile kolay on beş sene. Ne de derin çizgiler olmuştu yüzünde. Elleri titriyordu. Gözleri de zor görüyordu, besbelli. Kalbi uyuyordu da, gözleri açıktı sanki. Yanındakini birden tanımış gibi, biraz daha büyük açtı gözlerini. Kalbi, o her biri sayılan kemiklerin arasından fırlayacaktı sanki. Dudakları titredi. “Selda, kızım!” diyebildi. Bu evdeki katı kalplerin, gidişiyle birlikte yumuşadığını nereden bilecekti ki? Giderken öfkeye kapılıp artık hep dik tutmaya yemin ettiği omuzları düştü. Tuttu babasının ellerini, titredi içi. Bir şey demeye çalışıyordu babası. Kapandı üstüne babasının, “Baba! Baba!” diyordu sürekli. Ne çok özlemişti bu kelimeyi söylemeyi. Annesinin ölümünden sonra tüm ümidiyle kollarını kenetlediği babası, vura vura kollarını kesmişti sanki. Ama artık “Vurma, baba!” demiyordu. Gördü ki; vuran el de vurulmuştu. Ama nasıl olurdu? “Neden baba, neden diye?” soracaktı, oysa ki. Geçen yılları hiç hesaba katmamıştı. Yılların babasından da çok şeyler götürdüğünü farketti. Sonra bir inilti duyup kalktı, abandığı babasının üstünden. Son bir hamle ile Selda’nın gözlerine bakarak “Affet kızım!” dedi babası. Yutkundu, hiçbir şey diyemedi. Zaten Onu görür görmez affetmişti. Bunca yıl çocuğu olmamıştı. Ve şimdi, beş aydır içinde atan o küçük kalple birlikte, herşeyi anlamıştı. Dili her ne kadar tersini söylese de, aslında herkesi affetmişti. Birden farketmeden sıkı sıkı tuttuğu babasının elinin buz gibi olduğunu hissetti. Sonra tekrar güçlükle “Affet!” dedi babası. Daha cevap bile veremeden, kayıverdi tuttuğu el. Derin bir nefes almaya çalışır gibi yaptı babası. Ama; tamamlayamadı bu nefesi. Tavana diktiği gözleri, bu dünyayla bağını kesmek istemezmiş gibi açık gitmişti. “Hayır!” diye bağırdı ve olduğu yere yığıldı Selda. Zaten güçsüz olan bedeni dayanamamıştı bu acıya. Ona torunu olacağını bile söyleyememişti. Kader bunca yıl sonra kollarında emanetini teslim alarak mı kesecekti bu hesabı? Uçsuz yemyeşil bir vadide, koca bir ağaca yapılmış salıncakta, bulutlara değecekmiş gibi, sallandığını gördü Selda. Arkasını döndü ve babasının gülümseyerek onu salladığını gördü. Sonra babası Ona el sallayarak kayboldu…Gözlerini açtığında hastaneydi. Kardeşi endişeyle başında bekliyordu. Bir rüya gördüğünü anladı. Babası Onu bırakıp gitmiş olsa da, şüphesiz; bu rüya Ona çok iyi gelmişti. Sanki içindeki yıllanmış yaraları tedavi etmişti. Çünkü her ölüm erkendi. Her giden arkasında yeri dolmayan boşluklar bırakırdı. Hele ki giden, bir cümlenin öznesi veya yüklemi ise, bu boşluk bir kara deliğe dönerdi. Hayat kısaydı. Giderken geride güzel anılar bırakmak gerekti. Hatırlandığında gülümseten, özleten. Bir baba, bir anne, bir kardeş, bir eş, bir dost her ne isek, en güzeli olmalıydık. Ve hep güzel hatırlanmalıydık!..

Yorum Ekle