BİR ÇAY MOLASI…

0

Naci Konyar …

Bir tatil gününde Tamburi Cemil Bey’in ölümünün 100.yılı dolayısı ile TRT’nin yayınlamış olduğu anma programında ona ait bir taksimi küçük radyomdan dinlerken aklıma  Nihat Sami Banarlı’nın ” Yazı yazmayı sanat, sütunlarında bir takım bilgi ve tefekkür cümleleri sıralamayı bir kültür davası bilen yazarlar vardır. Bir kısım yazarlar bunu okuyucularına hizmet gayesi ile yaparlar.” cümlesi geliyor.

Bu manada yani hem hizmet hem de güzellikleri paylaşmaktan duyduğumuz huzur ve mutlulukla biz de bugün o türlü bir heveskarlık içinde bulunup kültürümüzün güzelliklerini okuyucularımızla paylaşmak istedik…

“O düşman, bu düşman, şu halde dost kim? İnsanlık nerede? O yok işte…

Semadan bir melek hayretle der: İnsanlar insanlar!

Nedir bu ru-yı arzı kaplayan al kanlar insanlar?

Ölen kim, öldüren kim, zulmeden kim, ağlayan kimdir?

Biraz fikreyleyin, sizden değil mi onlar , insanlar.”

……                                              …….                                                            ……

Hasretle ve minnetle yad ediyorum geçmişte dükkanlarımızın kültür hayatımıza da tesiri vardı. Orada nice sohbetler, dostluklar yaşanır, maddi alışverişten çok manevi alışverişin yapıldığı, dostluğun, arkadaşlığın, sohbetin koyulaştığı yerlerdi dükkanlar. Bu irfan yuvaları devirlerini tamamladı ve tarihe gömüldü.

İşte Kavaloluğu köyümüzün Sakarat mezrasında yaşayan bir vatandaşımızdan böyle bir sohbette duyduğum “Alamadığının fakiri olan” günümüz insanının doyumsuzluğuna çare olacak bir kanaat ölçüsü..

“Az veripte gezdirme

çok veripte azdırma”

…….                                             ……                                                              ….

Japon çömlek ustalarının bir öyküsü vardır. Düzgün, çatlaksız, pürüzsüz yapabilecekleri çanak çömleklerin bir yerine bilerek bir iz bırakırlarmış. Bir kusur yani. Ona ruh kattıklarını söylerlermiş.

Güzellik kusursuzluk değildir, bizim deyişimizle “Her güzelin bir kusuru vardır”

……                                              …….                                                            ……

“Beyoğlu’nda Bir Hafız” kitabından “Kader anacığımı ahir ömründe, İstanbul gurbeti ile köy zahmeti arasında zor bir tercih yapma durumunda bırakmıştı.

Kadınlığa mahsus ziynet, takı, süs, giyim, kuşam, makyaj gibi kadınlığı çağrıştıran araç gereçlerden hiç haberi olmadan, nice Anadolu kadını gibi bu fani dünyadan uçtu gitti. Ben Anadolu’nun o mahrum analarının tümünün ebedi cennet hayatlarında mükafat olarak, atlastan, ipekten, akla ve hayale gelmeyen muhteşem libasların ve ziynetlerin en güzel ve kalıcı olanları ile bezeneceklerine içtenlikle inanıyorum.”

Yazarımız annesinin bir ömür yaşadığı köyden İstanbul’a yanına gelmesini istiyor. Ama bizim insanımızın tartışmasız en rahat ettiği yer kendi evidir. Bu ev sıcaklığı;

İnsan bir yuva ister, sıcak özel

Sığınır örtünür yorgan misali

Dışarısı ne kadar olsa da güzel

En güzel insanın kendi ev hali. satırları ile ne güzel ifade edilmiş.

Cihanın nimetinden kendi ab-u danemiz yeğdir

Elin kaşanesinden, kuşe-i viranemiz yeğdir .   diye  boşuna söylememişler…

……                                              …….                                                            ……

“Siçturma Madenina”

Yarım sömestr latince okumuşluğumuz var. İlk okuduğumda latince bir deyiş olarak algıladığım cümlenin 2016 yılında kenti ve doğayı korumak için Karadeniz’den yükselen bir ses olduğunun ayırdına vardım…

……..                                          ……..                                                        ……..

Eczaneden bir diyalog

“_Anaan bacakları nasıl oldu yeenim?

_Aynı

_Ölünce kaybolu…                                   ve bir temenna; “Allah yatak ömrü vermesin.

…….                                          ………                                                          ……

“Üsküdar Ah Üsküdar” kitabından bir adab-ı muaşeret güzelliği ; “Üsküdar’da hasta ziyaretleri hastanın gönlünü alacak kadar uzun, hastayı rahatsız etmeyecek kadar kısa sürerdi.

Ve söz söyleyenin şahsına, iç yapısının değerine göre mana, tat ve özellik kazanır. Söz vardır, bir insanın ağzında ulvileşir, yücelir, heyecan kaynağı olur. Arpadereli rahmetli Abdullah Deniz’in ihtiyarlıktan şikayetle yüreğinden düşen sözler bu cinstendir.

Ölmüye ecel yok

Dirilmeye mecel yok.

Öğretmenlerimizin “Öğretmenler Günü”nü kutlarken, Rahmetli İbrahim Turan hocamdan nakil bir anı ile sohbete son verelim. “Ahmet Üstün’ün büyük dedesi ( Tongalak ) lafını esirgemeyen yaratılışta . Topal Osman Kurtuluş Savaşında Boğazkesen köprüsünden Uluköy-Alpaslan Sepetli‘ye geliyor. Köy karşılıyor. Sadece o karşılamaya gitmiyor. Topal Osman “Herkes Rum peşinde geziyor. Burada ne oturuyorsun?” deyince, Tongalak “Beyim dizlerimde derman kalmadı ama oturduğum yerden bolca analarını belliyorum.” diyor.

Güzellik ve sağlıcakla kalın…

Yorum Ekle